İçindekiler
1 – 7 Mart tarihleri arasındaki hafta “Deprem Haftası” olarak anılıyor. Her deprem haftası dönemi geldiğinde, Türkiye’deki resmi ve özel kurumlar o tarihler arasında farkındalık oluşturacak çeşitli etkinlikler yapıyorlar. Bizim coğrafyamızda deprem konusunda her zaman hatırlanacak ve üzerinde değerlendirmeler yapılacak acı anılar bulunuyor.
Türkiye’nin “deprem gerçeği” iki katmanlıdır. Birinci gerçek üzerinde bulunduğu deprem kuşağı ile ilişkilidir. Bu yadsınamaz doğal bir gerçekliktir. Depremlerin evlerimizi başımıza yıkması, ölümlere ve yaralanmalara neden olmasının ve ekonomik varlıklarımızı yok etmesinin ana nedeni, depremi iyi anlayarak ve onun bize vereceği zararları doğru tahmin ederek hayati ve ekonomik risklerini en aza indirme konusunda başarısız olmamızdandır. Bu durum ise deprem gerçeğimizin diğer katmanıdır ve en önemlisidir.
Aşağıdaki 1. şekilde 1900 – 2023 yılları arasında Türkiye’de depremler nedeniyle can kaybı ve hasarlı yapı sayısının değişimi gösterilmiştir. Bu dönem içerisinde kırsaldan şehir merkezlerine göç artmış, günümüz itibariyle kırsal nüfus %25, kentsel nüfus %75’e ulaşmıştır. Yani, son 124 yılda, kırsalda dağınık ve az yoğun nüfus kalmış, şehirlerde yoğun yapı ve nüfus oluşmuştur. Bu durum birinci ve ikinci derece deprem tehlikesi yüksek şehirlerde kuvvetli ve büyük depremlerde kayıpların azaltılama konusunda önemli sorunlarımızın olduğunu göstermektedir. Rahmetli Prof. Dr. Murat Balamir’in deyimiyle “kentler risk havuzlarına dönüşmüştür”. 6 Şubat 2023 depremlerinin oluşturduğu büyük can kayıpları ve yıkım, bölge depremleri olan büyük depremlerin yoğun nüfus ve dirençsiz yapılaşma alanlarında, nasıl “büyük kayıp alanlarına” dönüştüğünün acı örneğidir.

Ülkemiz sınırları içerisinde son 124 yılda büyüklükleri 5.0 ile 7.9 arasında 1.261 tane deprem sayabiliyoruz. Bu kadar çok deprem yaşanmış bu coğrafyada erişebildiğimiz ve yer bilimsel özellikleri ve neden olduğu kayıpları hakkında bilgilere erişilebilen deprem sayısı 254’tür. Geçen yıl yayınladığım “Türkiye’yi Sarsan Depremler” başlıklı kitabımın son bölümünde yaptığım değerlendirmeye göre 1900 – 2023 yılları arasında Türkiye’de yaşanmış ve büyüklükleri 4.0 ve daha fazla olan 254 depremin neden olduğu hasarlı yapı sayısı 1.800.863 ve can kaybı sayısı ise 188.248’dir. 25 deprem için hasarlı yapı sayısı ve 79 deprem için ise can kaybı sayısı hakkında bilgi yoktur.
Bu depremlerin neden olduğu hasar ve kayıp değerlerini bir grafikle açıklamak istediğimizde aşağıda verdiğim ve bizi karamsar duruma getiren bir sonuç ortaya çıkıyor. Keşke, bu grafikteki değişimi daha aza hasarlı yapı ve daha az can kaybı gösteren bir grafiğe dönüştürecek başarıyı yakalayabilsek.

Yerleşim alanlarındaki binaları kurallara uygun ve dayanıklı yaptığımızda daha az kayıplarımız olacağını biliyoruz. Bunu başaramamak için geçerli bir nedenimiz var mı? 1940’lı yıllardan bugüne kadar hemen her büyük depremden sonra bina-deprem yönetmeliklerinde değişiklikler yapmışız. Deprem bina yönetmeliklerimizi 1947, 1953, 1961, 1968, 1975, 1998, 2007 ve 2019 tarihlerinde olmak üzere toplam 8 kez yenilemişiz. Neden yenileme ihtiyacı duymuşuz?
Gelişen bilgi ve teknolojilere koşut olarak kullanılan malzeme çeşitliliğinin ve yapı modellerinin artması, mevcut yapı stokunun önemli bir bölümünün deprem dayanımının yetersiz olarak inşa edilmiş olmasının farkındalığı, deprem tehlikesi ve zemin özelliklerini belirleme amaçlı jeoloji, jeofizik, sismoloji ve inşaat mühendisliği araştırmalarının yeni veriler ortaya çıkarması ve yapısal risk azaltma çalışmaları kapsamında değerlendirme, yenileme, iyileştirme ve güçlendirme tekniklerinin gelişmesi gibi nedenlerden dolayı bina yönetmelikleri sıkça değiştirilmiştir.
Peki, bu değişikler bizi arzu ettiğimiz “daha az can kaybı, daha az yıkım, daha az ekonomik tahribat” aşamasına getirmiş midir? Bu sorunun yanıtını / yanıtlarını bulmamız gerekiyor.
Deprem Yönetmeliği Çıkarmak Tek Başına Sorunları Çözmüyor
6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinden sonra, deprem sırasında oluşan yer hareketlerinin kayıtlarından elde edilen gözlemler ve yapılardaki inşaat hataları 2019’da yürürlüğe giren bina – deprem yönetmeliğinin değişimini yeniden gündeme getirmiştir. Büyük depremler için zemin ve bina özelliklerine göre öngörülen yer hareketlerinin bazı özellikleri, mevcut deprem yönetmeliğimizin bazı yer hareketi periyotlarındaki değerleri önemli derecede aştı. 9 saat arayla, biri 7.8, diğeri 7.6 büyüklüğündeki iki büyük depremin fay hareketlerinin sismolojik özellikleri, yapıların dayanıklılık sorunları ve ovalardaki derin tortulların zemin hareketlerini beklenenden daha fazla büyütmesi gibi olaylar, mevcut deprem yönetmeliğinde bazı değişiklikler yapılması gerektiğini ortaya çıkardı.
Üniversitelerimizdeki ve ilgili kurumlarımızdaki değerli uzmanların çabalarıyla bina – deprem yönetmeliğinin değiştirilmesi sorunu çözecek mi? Belki kısmen evet, ama yetmeyecek. Çünkü, bu yayın ortamında ve diğer birçok yerde daha önce yazdığım makalelerde de değindiğim gibi yeni deprem yönetmeliği çıkarmak tek başına sorunları çözmüyor. O yasa ve yönetmeliklerin koyduğu kuralların ödünsüz ve liyakatle uygulandığı, mesleki sorumluluğun üstlenildiği, hesap verilebilirliğin işlediği, yapı denetim ve imar mevzuatındaki eksikliklerin giderildiği, yetkin mühendislik ve yapı müteahhitliği yasalarının çıkarıldığı ve deprem dayanıklılık ile ilgili garanti ve sigorta düzeninin tesis edildiği bütüncül bir afet risk azaltma düzeni kuramadığımız sürece kayıplar azalmayacaktır.
Depremleri Durduramayız Ama Kayıpları Azaltabiliriz
Her sarsıntı hissettiğimizde “deprem olacak mı olmayacak mı?” ya da “fay nereden geçiyor?” gibi çözüme katkısı olmayan tartışmalara takılıp zaman harcarsak ve planlı, yaşanabilir, güvenli ve dayanıklı yerleşimleri oluşturacak düzeni kuramazsak bizim çocuklarımız ve torunlarımız da depremlerin kayıplarına ve acılarına şahit olacaklardır. Bu topraklarda yaşamayı sürdürmek istiyorsak bir seferberlik bilinciyle başta deprem olmak üzere yerleşimlerimizi bilim ve fen kuralları çerçevesinde ve ödünsüz yönetimlerle dayanıklı duruma getirmemiz gerekiyor.
Son yıllarda “dirençli şehirler” temalı söylemleri çok sık duyar olduk. Evet, Birleşmiş Milletler’in 2015 yılında uygulamaya koyduğu ve reçetesini tüm ülkelerin yerel yönetimlerine önerdiği “Dirençli Şehirler (Resilient Cities)” hareketinin üyesi olup, adım adım nüfusu ve yapı sayısı giderek artan ve özellikle birinci ve ikinci derece deprem bölgelerindeki şehirlerimizi gelecekte olabilecek deprem, sel, heyelan vb. gibi doğa kaynaklı olayların afete dönüşmemesi için “dirençli” bir duruma getirmeliyiz. Depremleri durduramayız ama kayıpları azaltabiliriz.
Kaynaklar
Eyidoğan, H. ve Utku, Z., 2025. Türkiye’yi Sarsan Depremler (1988-2023), Nobel Akademik Yayın, 434 sayfa.
Eyidoğan, H., 2026. Google Scholar, https://scholar.google.com.tr/citations?user=UlAChAgAAAAJ&hl=en
Eyidoğan, H., 2026. EMSAL.COM WEB Portalı, https://emsal.com/yazarlar/haluk-eyidogan-prof-dr/
Eyidoğan, H., 2026. T24 WEB Portalı, https://t24.com.tr/yazarlar/haluk-eyidogan
Eyidoğan, H., 2026. Bilim ve Gelecek, https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/tag/prof-dr-haluk-eyidogan
MCR 2030, Making Cities Resilient, UNDRR, https://mcr2030.undrr.org/?utm_source=preventionweb&utm_medium=web&utm_campaign=pw_org






