İçindekiler
Küresel iklim krizi artık yalnızca bilimsel raporların ya da uluslararası zirvelerin konusu değil. Sokakta, mahallede, yaşadığımız kentlerin gündelik gerçekliğinde kendini doğrudan hissettiren bir olgu. Aşırı sıcak hava dalgaları, ani yağışlar, su stresi ve giderek artan afet riski, şehirlerin mevcut yapısının bu yeni iklim rejimine ne kadar hazırlıksız olduğunu ortaya koyuyor.
Bu çerçevede yaklaşan COP31, ülkelerin olduğu kadar kentlerin de iklim krizine karşı nasıl bir yol haritası izleyeceğini yeniden tartışmaya açıyor. 9 – 20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya şehrinde düzenlenecek olan 31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31, yaklaşık 200 ülkenin katılımıyla gerçekleşecek. Bu zirve, sera gazı emisyonlarını azaltma, iklim finansmanı ve yeşil dönüşüm hedeflerini belirleyen en üst düzey küresel iklim platformu olarak tüm dünyada ilgiyle izlenecek.
Bu zirvenin de işaret edeceği üzere asıl soru şu: Türkiye’de şehirler bu dönüşüme ne kadar hazır?
Planlar Hazırlanırken İklim Krizi Yoktu
Bugün yürürlükte olan pek çok imar planı, iklim krizinin etkilerinin henüz bu denli belirgin olmadığı dönemlerin yaklaşımıyla hazırlanmış durumda. Oysa günümüz kentlerinde artık sadece nüfus artışı ya da ulaşım kararları değil; ısı adası etkisi, yüzey geçirgenliği, yeşil altyapı sürekliliği ve su yönetimi gibi parametreler de planlamanın asli bileşenleri olmak zorunda.
Özellikle büyükşehirlerde giderek yoğunlaşan yapılaşma, kent içi sıcaklıkların çevre bölgelere göre birkaç derece daha yüksek seyretmesine neden oluyor. Bu durum yalnızca konfor meselesi değil; enerji tüketiminden halk sağlığına kadar geniş bir etki alanı yaratıyor. Buna karşın planlama süreçlerinde gölge koridorları, rüzgar akışını destekleyen yapılaşma düzenleri ya da serinletici yeşil alan sistemleri hâlâ yeterince yer bulamıyor.

Uzun Kuraklık Dönemlerine Hazır mıyız?
Bir diğer kritik başlık ise su yönetimi. Artan ani yağışlar karşısında geçirimsiz yüzeylerin yaygınlığı, kentleri sel riskine açık hâle getirirken; uzun kuraklık dönemlerinde ise suyun tutulamaması ayrı bir kırılganlık yaratıyor. Oysa çağdaş planlama yaklaşımı, yağmur suyunu bir “atık” değil, bir kaynak olarak ele almayı gerektiriyor. Geçirgen zeminler, yağmur bahçeleri ve yerinde su yönetimi çözümleri artık lüks değil, zorunluluk.
Bu noktada planlama disiplininin önünde önemli bir eşik bulunuyor: İklime duyarlı tasarım ilkelerini yalnızca proje ölçeğinde değil, plan kararlarının merkezine yerleştirmek. Yeşil bina ve sürdürülebilir yerleşme sertifika sistemlerinin ortaya koyduğu bu ilkeler, dönüşüm için önemli bir referans sunsa da asıl etki bu ilkelerin mevzuata ve plan pratiğine ne ölçüde entegre edileceğiyle belirlenecek. Yeşil bina ve sürdürülebilir yerleşme sertifika sistemlerinin (YeS-TR, LEED, BREEAM gibi) ortaya koyduğu ilkeleri yalnızca birer “tercih” olmaktan çıkarıp mevzuata entegre etmeliyiz.
Yeşil bina veya yeşil yerleşme için imar planlarına bazı teşvikler veya zorunlu plan notları adapte edilmelidir. Örneğin, belirli bir sertifika düzeyini hedefleyen projeler için ruhsat süreçlerinde öncelik tanınması veya parsel ölçeğinde “minimum geçirgen yüzey oranı” şartı getirilmesi, sürdürülebilir dönüşümü hızlandıracaktır.
Türkiye’de benim de sertifika programına geçtiğimiz hafta katıldığım YeS-TR (Ulusal Yeşil Sertifika Sistemi) gibi yerli bir sistemimiz olmasına rağmen, bu sertifikaya sahip olmanın imar planlarında doğrudan bir teşvik veya ruhsat önceliği sağlaması genel bir kural değildir. Mevcut durumda sertifika süreci şu an için daha çok gönüllülük esasına veya kamu binalarındaki prestij hedeflerine dayalıdır. Bazı belediyeler (örneğin İstanbul veya İzmir’in bazı ilçeleri) kendi meclis kararlarıyla yeşil bina yapanlara ruhsat harç indirimi veya küçük teknik avantajlar sunsa da, bu merkezi bir teşvik mekanizmasına dönüşmemiştir. Sertifikanın plan hiyerarşisine girmemesi, yatırımcı için yeşil binayı sadece bir “ek maliyet” olarak bırakmaktadır.

İklime Duyarlı Tasarım İlkeleri
İklime duyarlı kent tasarımı yaklaşımı, kentsel mekânın doğal çevreyle uyum içinde kurgulanmasını esas alırken; enerji, su, ekosistem ve insan konforunu birlikte ele almayı gerektiriyor. Örneğin yapılaşma kararlarında güneşlenme sürelerinin dikkate alınması, rüzgar koridorlarının kesilmemesi ve kentsel ısı adası etkisini azaltacak yeşil alan sürekliliğinin sağlanması, bu ilkelerin temel bileşenleri arasında yer alıyor.
Bununla birlikte geçirgen yüzeylerin artırılması, yağmur suyunun yerinde tutulması ve yeniden kullanımı gibi su odaklı çözümler; iklim krizine karşı kentlerin direnç kapasitesini doğrudan etkiliyor. Bu konuda Türkiye’de çok yeni ve önemli bir adım atıldı. 2021 yılında Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle, 2000 m² üzerindeki parsellerde inşa edilecek tüm binalarda “yağmur suyu toplama sistemi” zorunlu hâle getirildi. Ayrıca peyzaj projelerinde belirli bir oranda doğal zemin bırakılması (TAKS dışı alanlar) istense de bu tam olarak “sünger şehir” veya “geçirgen yüzey oranı” teknik hassasiyetinde değildir. Yönetmelikler genellikle “beton dökülmeyen alan” (bahçe) üzerinden gider; oysa modern planlama, bu alanların ne kadarının su geçirdiğiyle (geçirgen asfalt, yağmur bahçesi vb.) ilgileniyor. Aynı şekilde yalnızca park büyüklüğünü artırmak değil, yeşil alanların birbiriyle bağlantılı bir sistem olarak tasarlanması da ekolojik süreklilik açısından büyük önem taşımakta.
İklime duyarlı planlama, aynı zamanda malzeme seçiminden yapı yönlenmesine, ulaşım kararlarından kamusal alan tasarımına kadar çok katmanlı bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Bu nedenle söz konusu ilkelerin yalnızca proje ölçeğinde değil; üst ölçek planlardan başlayarak tüm planlama hiyerarşisine entegre edilmesi gerekiyor.
Özetle kentler, iklim krizinin hem en kırılgan hem de çözüm üretme kapasitesi en yüksek alanları. Ancak bunun için planlamanın “mevcut durumu düzenleyen” değil, “geleceği öngören” bir araç olarak yeniden konumlandırılması gerekiyor. Aksi hâlde, giderek ısınan kentlerde, planlar soğuk ve yetersiz kalmaya devam edecek.





